25 Kasım 2009 Çarşamba

Rijkaard'tan mucize beklemeyin!








İşte Galatasaray resmi internet sitesi galatasaray.org'da yer alan bu başlıkla başta Galatasaray taraftarları olmak üzere futbol severler heyecanlanmışlardı. Ancak Avrupa futbolunu yakından izleyen ve Rijkaard'ı squad olarak takip eden arkadaşları olan biri olarak haziran ayında Fotomaç'ta aşağıda okuyacağınız yazıyı kaleme almıştım. Şimdilerde Rijkaard eleştirilmeye başlandı. Ancak Rijkaard'ın eleştirildiği konular benim ve benim gibi düşünenler için pek de sürpriz olmadı.

Rijkaard’tan Derwall mucizesi beklemeyin


Galatasaray’ın yeni teknik direktörü Frank Rijkaard futbol dünyasına gerçek anlamda damga vurmuş efsane isimlerden biri olarak Türkiye’ye geliyor. Futbolculuk yaşamında İtalya’nın AC Milan takımında kariyerinin doruk noktasına ulaşan Rijkaard, antrenörlük hayatının doruk noktasına ise sadece kiralık olarak 11 maç oynadığı İspanya’da, Barcelona ile ulaştı. İşte Rijkaard’ın Barça hikayesi.



Cruyff önerdi

Rijkaard’ın büyük başarılar elde ettiği Barcelona’da, 2003 yılında Joan Laporta başkan seçilmeden önce çalkantılı bir dönem yaşanmış ve takım sürekli teknik direktör değiştirir hale gelmişti. Öyle ki, 2000-2003 yılları arasında Barça’da tam 5 teknik direktör görev yaptı. Bu dönemde başkanlığı Joan Gaspart yürütüyordu. Onun ayrılmasının ardından 2003’deki seçimlere kadar kısa bir dönem Enric Reyna Martinez de başkanlık koltuğunda oturdu.
Barcelona’da bu kaos dönemi nedeni ile herkes kulübünün iki kez teknik direktörlüğünü yaptıktan sonra danışman olarak görev yapan Johan Cruyff’un başkan olmasını istiyordu. Ancak o buna karşı çıkarak Barcelona’nın başkanının bir yabancı değil, Katalan olması gerektiğini vurguladı ve görevi kabul etmedi. Bunun üzerine adaylığını koyan Laporta, seçimleri kazanarak başkan oldu. Göreve gelir gelmez de Cruyff’un ilk tavsiyesi ile Frank Rijkaard’ı göreve getirdi. Yardımcılığına ise yine Cruyff’un önerisi ile daha önce hep birinci adam olarak çalışmış Hollandalı Henk Ten Cate getirildi. Sportif direktörlük pozisyonu da bir Basklı olan eski futbolculardan Txiki Begiristain’a verildi.
Rijkaard Barcelona öncesinde Sparta Rotterdam’da başarısız bir dönem geçirmişti ama, bunda takımın kötülüğü de rol oynamıştı. Johan Cruyff’un Rijkaard’ı tavsiye etmesinin nedeni, onun Milan’da yıllarca Sacci’nin yönetiminde orta sahanın savunma yönünü de iyi öğrenip çok başarılı şekilde oynamış olmasıydı. Çünkü Barcelona’da savunma, orta sahanın savunma zafiyeti yüzünden aksıyordu. Yardımcı Henk Ten Cate’nin getirilmesindeki amaç ise, çok disiplinli olan bu teknik adamın, yumuşak mizaçlı Rijkaard’ın yanında ‘kötü polisi’ oynaması düşüncesiydi. Cruyff onun çok iyi bir ikinci adam olacağına inanıyordu.

Rüştü lisan kurbanı

2003 yılında Barcelona’da seçimlere hazırlanan La Porta taraftarlara 2002 Dünya Kupası’nda Türkiye’nin kalesini korumuş olan Rüştü’yü getireceği sözünü vermişti. Ancak Johan Cruyff, Rüştü’nün getirilmesine karşıydı. Buna rağmen La Porta bunun bir seçim sözü olduğunu söyleyerek Rüştü’yü transfer etti. Fakat Rüştü Barcelona’da bekleneni veremedi. Frank Rijkaard, lisan problemi nedeni ile Rüştü yerine Valdez’i tercih etmeye başladı. Türk kalecinin gönderiliş nedeni oynadığı kötü maçlardan ziyade bir türlü lisan öğrenememesi oldu.

Barça 4-3-3 oynuyordu

Türkiye’de her ne kadar Frank Rijkaard geldikten sonra Barcelona’nın 4-3-3 oynamaya başladığı söylense de, Barcelona 1971-1975 yılları arasında görev yapan efsane Hollandalı teknik adam Rinus Michels’den bu yana 4-3-3 oynayan bir takımdı. Hollanda ekolünden gelen Cruyff’un danışmanlığındaki Barça’nın da Rijkaard ile 4-3-3’ten başka bir sistemle oynaması düşünülemezdi ve Katalan takımı bu şekilde oynamaya devam etti. Başta futbol ve sonuçlar kötüydü. Hatta Hollandalı teknik adam bu sistemi bir adım daha ileri götürüp 3-4-3 oynamayı bile denediyse de bunda başarılı olamayınca 6 ay sonra yine 4-3-3’e dönmek zorunda kaldı, çünkü elinde üçlü defans oynayacak adamlar bulunmuyordu. Daha sonra güzel futbol ve başarı gelmeye başladı.


Genç futbolcu efsanesi

Galatasaray’a geldikten sonra Rijkaard’ın genç futbolculara önem verdiği ve Barcelona’da da bir çok genç futbolcuyu takıma kazandırdığı yazıldı. Oysa ki Barça’da tüm transferleri Begiristain ile başkan yardımcısı Rosell ikilisi yapmaktaydı ve takıma kazandırılan tüm gençler bu ikili tarafından alınmıştı. Rijkaard’a ise onları oynatmak kalıyordu. Şu an takımın yıldızları olan Xavi ve İniesta ise Rijkaard zamanında da kadrodaydılar, ancak ilk yıllarda takımda sürekli yer alamıyorlardı.



Disiplini sağlayamadı

Frank Rijkaard’ın Barcelona’daki en büyük zaafı, Ronaldinho ve Deco’nun başı çektiği disiplinsiz futbolcuları kontrol altına alamaması ve bunlara her şeye rağmen sürekli şans vermesiydi. Kötü polis Henk Ten Cate ilk üç yıl sonunda ayrılmıştı ve esas film ondan sonra koptu. Özellikle gece alemine dalan Ronaldinho son zamanlarda takımın içinde tam bir disiplinsizlik kaynağıydı ve antrenmanlara sarhoş bile geliyordu. Rijkaard egosu çok yüksek bu oyuncuları bir türlü yönetemiyordu. Takımın bir diğer yıldızı olan Eto’o da bu oyunculara gösterilen toleransa isyan etmiş ve Rijkaard’a ‘kötü yürekli adam’ yakıştırmasını yaparken, onun adam kayırarak diğer tüm futbolculara haksızlık yaptığını söylemişti. Stoijkov’dan bu yana takımda disiplin sorunu yaşanmayan Barça’da La Porta ve Begiristain bu durumdan çok rahatsızdılar ve Ronaldinho’nun sürekli beraber gezdiği Messi’ye de zarar vermesinden korkuyorlardı. 2008 yılında artık işler iyice sarpa sarıp Rijkaard görevden ayrılınca, Begiristain ilk iş olarak Ronaldinho ve Deco’yu göndererek takımı yine Hollanda ekolü altında yetişmiş Guardiola’ya emanet etti. Disiplin yeniden sağlandı. Takımın oyundaki liderleri artık Xavi’yle ile İniesta idiler. Böylece Barcelona’da başarının yolu yeniden açılmış oldu.

Sonuç

Frank Rijkaard elbetteki Galatasaray’da başarılı olabilir. Çünkü dünya futbolunda Hollanda ekolünün ayrı bir yeri vardır. Hollandalı ilk olarak güzel futbola bakar, sonuca değil. Onlar için maçın güzel ve gollü geçmesi, seyircilerin zevk alması ilk plandadır. Pislik yapmayı hiç düşünmezler. Kafaları sadece futboldadır. Skor ise bunun sonucunda ortaya çıkan bir yan olgudur. Bu bağlamda Galatasaray kesin olarak çok güzel maçlar oynayacaktır. Ancak yenilgiyi de tattığı bir çok maç da olacaktır. Skorun her zaman ön planda tutulduğu Türkiye’de Rijkaard’a kötü sonuçlar olduğunda ne kadar tahammül edilir, bu benim için bir soru işareti. Bir diğer soru işareti de, Rijkaard’ın disiplin konusunda yaşadığı zaaflar. Geçen yıl disiplinsizliğin hüküm sürdüğü takımda Rijkaard’ın disiplinden taviz vermemesi başarı açısından çok önemli olacak. Bir diğer çekincem ise, Hollandalı’nın sürekli olarak eski öğrencilerinin transferinin gündeme gelmesi. Oysa, iyi bir antrenör sürekli yeni futbolcu araştırır. Rijkaard’ın sadece eski öğrencilerinin adının geçtiği bir ortamda, Hollandalı teknik adamın son 1 yıldır yan gelip yattığı ve başka hiçbir futbolcuyu araştırmadığı sonucunu mu çıkarmalıyız, bilemiyorum. Bunu da bizlere zaman gösterecek.
Frank Rijkaard’ın başarılı olması sadece Galatasaray’a değil ülke futboluna da büyük katkı sağlayacaktır. Ama ondan bir ‘Derwall’ devrimi beklemek sadece hayalden öteye gitmez… 







24 Kasım 2009 Salı

Uli Hoeness: Bir dönemin sonu




Uli Hoeness. Bayern Münih Menajeri. 57 yaşında. Tam 39 yıldır Bayern Münih Kulübü'nde. 18 yaşında geldiği Bayern Münih'de altın bir futbol çağı yaşadı. Hem kulübü hem de milli takımı ile çok büyük başarılarda onun da büyük payı vardı. Ancak ağır bir diz sakatlığı yaşayarak 27 yaşında futbolu bırakmak zorunda kalmasının ardından, Almanya'nın en genç menajeri olarak kulübünde göreve başladı. Yaptığı başarılı çalışmalar ile Bayern'i Almanya'nın ve dünyanın dev kulüplerinden biri haline getirdi. Hoeness, 27 kasım 2009 cuma günü uzun yıllar sürdürdüğü menajerlik görevini bırakıyor. Ancak, çok daha önemli bir görevi üstlenmek için.
Uli Hoeness, cuma günü yapılacak olan kongrede Bayern Münih'te başkanlık görevinden ayrılacak olan bir diğer efsane kişilik Franz Beckenbauer'den görevi devralarak Bayern Münih Kulübü başkanlığını üstlenecek. Aynı zamanda başarılı da bir iş adamı olan ve Nürnberg'de bir sucuk, sosis fabrikası bulunan Hoeness, bundan sonra kulübünü Beckenbauer'in yaptığı gibi sosyal ortamlarda daha çok temsil edecek, günlük futbol işinden biraz olsun uzaklaşacak.
Hoeness, 1979 yılında göreve geldiğinde Bayern Münih'in 12 milyon mark cirosu ve 7 milyon mark borcu vardı. Bu gün ise Bayern Münih yüz milyonlarca euro cirosu olan ve çok büyük sponsorluk gelirleri elde eden Avrupa'nın en büyük 5 kulübünden biri. Hoeness ve Rummenigge son olarak Bayern Münih AG'nin % 9.5 hissesini Audi firmasına satarak 80 milyon euro daha kasasına koydu. İşte bütün bu gelişmenin ardındaki isimlerin başında Uli Hoenes gelmekte. O da bu başarılarının ödülünü başkanlık gibi bir çok değerli makama ulaşarak almış olacak.

İşte karşınızda resimlerle Uli Hoeness'in hikayesi.


           Uli Hoeness 18 yaşında milli takıma seçiliyor


                    Bayern Münih'le ilk şampiyonluk


              Efsane Bayern Münih kadrosu. Kimler yok ki


                        Müller ve Hoeness Şampiyon Kulüpler Kupası ile


                      1974 Dünya Kupası final maçı


 Efsane Hoca Helmut Schön ile yaşanan şampiyonluk sevinci


1976 Avrupa Şampiyonası Finali. Hoeness'in kaçırdığı penaltı kupayı Çekoslovakya'ya getiriyor.


Hoeness 78-79 yılında Nürnberg'te kiralık oynadı. Bayern karşısında Breitner ile mücadelede.


Hoeness'in menajer olarak ilk maçı. Başkan Willie Hoffmann ile Darmstadt deplasmanında


Hoeness Bayern Münih binasındaki çalışma odasında, görevi devraldıktan hemen sonra


Hoeness, 1982 yılında düşen pervaneli küçük bir uçağın içinden kurtulan tek kişi idi.


         Bundesliga'da kutlanan sayısız şampiyonluktan biri


   Yine bir şampiyonluk sonrası Franz Beckenbauer ile, şampiyonluk tepsisi ellerinde


Sucuk, sosis fabrikası sahibi Hoeness, mangalda



Şampiyonlar Ligi kupası ile Münih Belediye binasında


Halef-Selef

23 Kasım 2009 Pazartesi

FC Zürih deplasmana taraftar götürmeyecek!



İsviçre Kupası'nda 20 kasım 2009 cuma günü oynanan Basel-Zürih (4-2) karşılaşması öncesi ve sırasında çıkan olaylar nedeni ile Zürih kulübü belirsiz bir tarihe kadar deplasmanlara taraftar götürmeme kararı aldı. Karşılaşma öncesi bileti olmayan 200 kadar Basel tafaftarı zorla stadyuma girerek Zürih taraftarlarına saldırınca iş çığırından çıktı. Maçtan sonra da St. Jakobs Park Stadı etrafında, holiganlar ile polis arasında çatışmalar yaşandı.
Bu olayların ardından Zürih kulübü sert bir bildiri yayınlayarak olayları kınadı. Kulüp, belirsiz bir süre deplasman bileti satmayacaklarını, bunun yanında kendi stadyumlarında rizikosu yüksek maçlarda rakip seyirciyi almayacaklarını açıkladı.
İsviçre Avrupa'nın en fanatik seyircilerinden birine sahip. Özellikle çoğu zaman Türkiye'de yaşanan olaylar bu ülkede yaşananların yanında hafif kalıyor. Taraftar gruplarının profiline baktığımızda şunları görmek mümkün.



İsviçre’de kendinden en çok bahsettiren taraftar grubu FC Basel takımının Ultra grubu Inferno Basel adlı Ultra grubudur. Bu grubun adından en çok söz ettirdiği olay 3 yıl önce yaşandı. Ligin son ve şampiyonun belli olacağı maçında rakip FC Zürih takımının 93. dakikada Inferno Basel grubunun oturduğu taraftaki kaleye attığı gol  ve gelen şampiyonluk çıkan büyük olayların ateşleyicisi oldu. 130 kişi yaralandı. 25 kişi tutulandı yüzbinlerce frank zarar meydana geldi. Yaşananlar bütün dünyada yankı buldu.



Inferno Basel üyeleri, özellikle Zürih takımlarının geldiği her maçta olay çıkarmakla ünlüler. Yine bundan birkaç yıl önce Baselli Ultralar Grasshoppers’ın stadını ateşe verip büyük zarara yol açtılar. Her gittikleri Zürih deplasmanında mutlaka olay çıkardılar. Ancak 2004 yılında da bu defa Zürih polisi bir skandala imza attı. Zürih’te Grasshoppers ile oynayacakları maç için trenle Zürih’e gelen ve çoğunluğu Ultra olan ancak aralarında çocukların da bulunduğu 650 kişilik Baselli taraftar grubunu polis sardı ve 427’sini gözetim altına aldı. Bazı taraftarlar 24 saat gözetim altında kaldılar. Tuvalete gitmelerine ve telefon etmelerine izin verilmedi. Bu tüm İsviçre’de büyük tepki yarattı. Zürih polisi ve kanton yönetimi ağır eleştiriler aldı.
Birkaç yıldan bu yana ise İsviçre şehir yönetimleri hem lig yönetimini hem de kulüp yöneticilerini her maç için güvenliği sağlamakta gerekli olan 100.000 Frank’ı ödemedikleri için suçluyorlar.
İsviçre’de futbol maçlarında Ultralar ve holiganların yarattığı şiddet son yıllarda oldukça arttı ve bu konu hem medyanın hem de politikanın önemli konularının başında geliyor. Ancak, özellikle Basel-Zürih şehirleri arasındaki düşmanlık her geçen gün büyüyor ve önü alınamıyor. Bunun da medeniyetin beşiği sayılan ülkelerden biri olan İsviçre'de olması gerçekten de şaşırtıcı.
Bakalım Zürih kulübünün bu kararı olayların azalmasını engelleyebilecek mi. Ancak kulüp organize etmese de bireysel olarak deplasmana gidecek taraftarlara nasıl engel olunabileceği de tartışma konusu.






22 Kasım 2009 Pazar

Karşınızda Christoph Daum!




Fenerbahçe teknik direktörü Christoph Daum, kariyerinin her döneminde adı olaylarla anılan bir adam oldu. Formula 1 nedeni ile haziranda İstanbul’da bulunan ve Daum ile defalarca röportaj yapmış, onu yakından tanıyan Alman spor gazetecileri, onun Türk kamuoyunda bilinmeyen yönlerini bana anlattılar. İşte Alman gazetecilerin anlattıkları ile Christoph Daum’un hikayesi.


Schumacher’le başlayan kariyer:

Futbol oynamaya amatör takımlarda başlayan Daum, Köln’ün ikinci takımından öteye gidemeyen silik bir futbol kariyerine sahipti. Futbolu bıraktıktan sonra Köln Spor Akademisi’nde antrenörlük eğitimini alıp, 1981 yılında Köln amatör takımının başına getirildi. Dört yıl bu görevde kalan Daum, görevi sırasında acı bir olay da yaşadı ve takımında oynayan genç futbolculardan biri sahada hayatını kaybetti. Bu olay Alman Hoca’yı derinden etkiledi ve kafasının bir köşesinde hep yer etti. Aradan geçen uzun yılların ardından son sezonda oynanan Karlsruhe-Köln maçında fenalık geçiren Ümit Özat’ın sahadaki durumu, eski olayı yeniden anımsayan Daum’u özellikle çok sarstı, hepimizin bildiği gibi saha kenarında göz yaşlarını tutamadı.
Daum amatör takımda 4 yıl süreyle yaptığı başarılı çalışmaların ardından, Köln’ün profesyonel takımında Hannes Löhr’ün yardımcı antrenörlüğüne getirildi. Bir yıl çalıştıktan sonra Löhr takımdan ayrıldı. Kulüp yeni bir teknik direktör aramaya başladı. Bir çok teknik adamla görüşüldü. O yıllarda Köln kalesini  Almanya’nın efsane kalecisi Toni Schumacher koruyordu. Toni yönetime yardımcı antrenör Daum’un bu işi yapacak çapta biri olduğunu söyleyerek, Daum önerisi yaptı. Scumacher’in sözüne güvenen yönetim yeni teknik direktör aramaktan vazgeçerek göreve Daum’u getirdi. Böylece bir zamanlar Fenerbahçe kalesini koruyan Schumacher, daha sonra aynı kulübü çalıştıracak Daum’un kariyerinin başlangıcında önemli bir kilometre taşı rolü oynamış oldu.

En iyi ben olacağım:

Futbolda başarılı bir oyuncu olamayan Christoph Daum, teknik direktörlüğe başladıktan sonra yaptığı açıklamalarda, futbolcu olarak bir hiç olduğunu ancak teknik direktör olarak en iyi olacağını söylemeye başladı. Bu iddialı açıklamalarla birlikte Daum, egosunun da yüksek olduğunun işaretlerini veren ve futbol dünyasını tahrik eden açıklamalar da yapmaya başladı. Alman teknik adam hiç kimsenin konuşmadığı kadar çok konuşuyor ve sürekli olay yaratıyordu. Özellikle 1986-1987 sezonunda Köln ve Bayern Münih şampiyonluk için çekişirken Bayern Münih’in o zamanki teknik direktörü Jupp Heynckes için “o ancak uyku ilacı satıcısı olabilecek yetenekte, haritaya bakmak onunla sohbetten daha eğlenceli, beyninin çalıştığından şüpheliyim” şeklinde ağır sözler sarf etmesinin ardından, ZDF’de Almanya televizyon tarihine geçen bir tartışma yaşandı. Bu tartışmada Heynckes, Hoeness, Udo Lattek ve Daum bulunuyordu. Özellikle egosu çok yüksek iki insan olan Hoeness ile Daum arasında yaşanan tartışma, Daum’un tüm söylediklerimin arkasındayım şeklindeki sözleri, Daum ile Hoeness’in arasındaki köprülerin atılmasına neden oldu. İki sivri dilli futbol adamı artık birbirlerine düşmandılar ve her fırsatta takışıyorlardı. Yıllar sonra ise Alman Milli Takımı’nın başına getirilmesi düşünülen Daum’un kokain olayını açıklayıp Daum’u ateşin içine atan adam yine düşmanı Uli Hoeness oldu.  











Denizli ilk değil:

ZDF’de yaşanan ateşli tartışmada Christoph Daum çok iddialı konuşarak Bayern’in elinden şampiyonluğu alacaklarını yine tahrik edici bir üslup ile söylemişti. Daha sonra Köln’de karşılaşan iki ekibin mücadelesinden Bayern 3-1 galip ayrıldı ve sezonu şampiyon bitirdi. Heynckes hakkında çok ağır sözler sarf eden Daum, gazetecilerin ısrarlı soruları karşısında soğukkanlılığını bozmadan “yeniden ayağa kalkarım, problem değil” şeklinde bir açıklama yaptı. Ligin finalindeki bu kayıp Daum’un son kaybı olmadı. 1999-2000 sezonunda teknik direktörlüğünü yaptığı Leverkusen 34. haftaya Bayern Münih’in üç puan önünde girmişti. Şampiyonluk için sadece 1 puan yetiyordu ve rakip Münih’in semt takımı Unterhaching’ti. Leverkusen karşılaşmayı 2-0 kaybetti ve son hafta maçını kazanan Bayern Münih şampiyon oldu. Hepimizin bildiği gibi Daum daha sonra 2 final daha kaybetti. Türkiye Kupası finalini Galatasaray’a 5-1’le kaybederken 1 yıl sonra son haftada, bu defa Denizli’de sadece bir puan alarak şampiyonluğu Galatasaray’a bıraktı.




İlk şampiyonluk:


Köln’de bir kez üçüncülük iki kez de ikincilik tadan Daum,1990 yılında şampiyonluğun Bayern Münih’e kaptırılmasının ardından Köln’den gönderildi. Ancak o zamanki Köln Başkanı Dietmar Artzinger-Bolten, Daum’u neden gönderdiğini açıklamadı. Yıllar sonra Daum’un Kokain olayı ortaya çıktığında Köln eski başkanı, “kararımın doğruluğunun huzurunu yaşıyorum, buradan gerekli sonuçları siz çıkarın” açıklamasını yaptı.
Daum Köln macerasının ardından 1990 kasımında Stuttgart ile anlaştı. Üç yıllık görevi sırasında 91-92 sezonunda Almanya’daki ilk ve tek şampiyonluğunu yaşadı. Ancak Şampiyonlar Ligi ilk turundaki Leeds United maçında affedilmez bir hata yaparak o zaman sadece 3 olan yabancı sınırlamasını aşarak oyuna 4. bir yabancı oyuncu soktu ve takım 4-1 kazandığı maçta hükmen 3-0 yenik sayıldı. İlk maçı da 3-0 Stuttgart kazandığı için UEFA Barcelona’da üçüncü bir maç yapılmasına karar verdi. Maçı kaybeden Stuttgart avucunun içindeki turu bu hata yüzünden rakibine vermiş oldu.

Türkiye’yi hep sevdi:

Stuttgart’tan 1993-94 sezonu devre arasında gönderilmeden önce Daum’un en severek gittiği restoranın bir Türk restoranı olduğu ve Türkleri her zaman sevdiği bana Alman gazeteciler tarafından anlatıldı. İşte bu sempati onun 1994 yılında Beşiktaş’tan aldığı teklifi çok fazla düşünmeden kabul etmesini sağladı. Beşiktaş sonrası Leverkusen’e giden Daum kokain skandalının ortaya çıkması ile gönderilince kendisine kucak açan kulüp yine Beşiktaş oldu.

İyi antrenör kötü yönetici:

Daum Almanya’da yaşadığı tüm problemlere karşın ülke kamuoyunda ve medya dünyasında herkesçe kabul edilen gerçek, onun çok iyi bir teknik direktör olduğudur. Özellikle Hans Weisweiler’in öğrencisi olması nedeniyle aldığı çok iyi eğitimin yanında, kendini yenilemek için sürekli araştırması, bilimin spora olan katkısına inancının yanında, insan psikolojisini de çok iyi analiz yeteneğine sahip olması, onu öne çıkaran başlıca faktörler. Başta Toni Schumacher olmak üzere, Thomas Haessler, Pierre Littbarski, Mattihas Sammer gibi onunla çalışmış ünlü futbolcular, onun çok iyi bir teknik direktör olduğunu defalarca dile getirdiler. Ancak onun antrenman ve futbolcu yönetimi dışında Magath gibi (hem teknik direktör hem sportif direktör) iyi bir yönetici olmadığı da sıkça söyleniyor. Özellikle de 4. yabancı olayı, onun sadece kendi işine konsantre olabildiğinin göstergesi olarak ortaya konuyor. Bu nedenle yeni dönemde Aykut Kocaman’ın varlığı bu açıdan önem kazanacaktır.

Alışılmışın dışında metotlar:

Christoph Daum Almanya’da alışılmışın çok dışında uyguladığı motivasyon metotları ile de diğer teknik adamlardan hep ayrılmıştır. Yaptığı sayısız grup terapilerinin yanında bir çok değişik yönteme de baş vurur. Örneğin iş dünyasında da sıklıkla uygulanan kırık cam parçaları üzerinde çıplak ayakla yürümeyi başarma, yine köz halinde kömür üzerinde çıplak ayakla yürüme gibi motivasyon ve konsantrasyon metotları uygulamıştır. Bir başka bilinen olay da, Köln ikinci ligde oynarken Daum oyuncularına ilginç bir yöntemle ligden çıkma yemini ettirmesidir. Futbolcular eritilmiş mumlar henüz sıcak ve yumuşak haldeyken ellerini muma basarak, kalıplarını çıkarıp yemin ederler ve futbolcuların el izi ile soğuyan mum da, bu yeminin belgesi olarak her futbolcuda bulunmaktadır.  

Medya ilişkileri gergin:

Almanya’da Daum’un basın ile olan ilişkileri her zaman problemli olmuştur. Daum özellikle tanımadığı gazetecilerle yaptığı röportajlarda hoşuna gitmeyen sorular karşısında tahrik amaçlı karşı soru sormayı adeta bir klasik haline getirmiştir. Karşısındaki gazeteciyi sürekli zorlar ve provoke eder. Ancak uzun zamandır tanıdığı gazetecileri uğraştırmaz ve onlarla normal konuşur.

İlginç ruh hali:

Daum’un karmaşık bir ruh haline sahip bir insan olduğu konuştuğum bütün gazeteciler tarafından söyleniyor. Özellikle de çoğu zaman bakışlarını tek bir yere sabitleyerek dünyadan kopmuş bir görüntü verip sonra aniden hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya başlaması en bilinen özelliklerinden.
Onun diğer bir özelliği de mizah anlayışının ilginçliği. Köln’ün ligden çıktığı maçın ardından futbolcularına oynadığı oyun oldukça ünlenen bir olay. Ligden çıkışın garantilenmesinin ardından futbolcular soyunma odasında Daum’u rahatlama havuzuna atarlar. Ancak Daum sudan çıkmaz ve dipte yüzükoyun hareketsiz bir şekilde kalır. Sürenin uzamasıyla herkes bir anda paniğe kapılıp havuza atlar, bunun üzerine de Daum gülerek havuzdan çıkarak herkese bir şok daha yaşatır. Bazen çok ciddi bir ruh halinde olabilen Alman teknik adam sıklıkla şaka da yapar.
Daum’un bu manik depresif görüntüsünün, uçlarda dolaşan bir insan olarak onu kokaine yönlendirmiş olabileceği de Almanya’da konuşulmakta.

2008: Yine olay yine Daum:

Geçen yıl Alman spor kanalı DSF’de yayınlanan Homoseksüellik ve Futbol adlı programda, bu konudaki fikri sorulan Daum yaptığı yorumda homoseksüellerin aynı zamanda çocuk tacizcisi olduğunu ima eden sözler sarf etti. Bu sözleri nedeni ile Alman teknik adam liberal kesimden ve homoseksüellerden büyük tepki aldı. Daha sonra kendisinin bir çok homoseksüel arkadaşı olduğunu, Power Child adlı çocukları korumaya yönelik bir vakıf için çalışan biri olarak amacının sadece çocukların korunmasına dikkat çekmek olduğunu söylese de tepkiler azalmadı. Köln’ün gay ve lezbiyen taraftarlar grubu, Daum’a bu konuda kendileri ile bir toplantı yapması talebinde bulundu. Toplantı teklifini kabul eden Daum, geçen yıl Ağustos ayında bu taraftar grubu ile gerçekleşen buluşmasında yanlış anlaşılmaya neden olduğu için özür diledi ve olay tatlıya bağlandı.

Gidişi de olay:

Kariyerini Köln kulübüne borçlu olan Christoph Daum’un kulüpten aniden ayrılması Köln taraftarları arasında infial yarattı. Sezon bittiğinde Podolski’nin de geri dönüşü ile daha iyi bir sezon geçirmeyi hedefleyen Köln, bunun Daum ile gerçekleşeceğine çok emindi. Ancak Daum’un kontratında 31 mayıs 2009 saat 17.00’ye kadar gitmez ise kontratı otomatik olarak uzar maddesi vardı. Ayrılacağını saat 16.00’ya kadar belli etmeyen Alman teknik adam sürenin bitmesine 1 saat kala ayrıldığını açıklayınca, büyük tepki aldı. Ancak Fenerbahçe’den de olaylı ayrılan Daum bakarsınız bir gün yine eski kulübüne döner. Futbol dünyasında her şey mümkün.

Ve Roland Koch ile ilişkisi:

Daum’un yıllardır her kulüpte birlikte çalıştığı yardımcısı Roland Koch için Alman medya dünyasında söylenen tek şey var. İkinci adam olarak dünyaya gelmiş. Gerçekten de Roland Koch tek teknik direktörlük denemesini 1990 yılında doğduğu şehir Osnabrück’ün takımı olan Vfl Osnabrück’te yaptı. Ancak takımda futbolcularla büyük problemler yaşayınca sezonu bitiremeden ayrıldı. O dönemde basın mensupları arasında efsane olarak anlatılan bir hikaye de ortaya çıktı. Koch kendisini hiç sevmeyen bir Alman futbolcu ile bir tartışma yaşadıktan sonra, futbolcunun gizlice Koch’un kamptaki odasına girip yatağına işediği kulaktan kulağa yayılmış, ancak hiçbir zaman iki tarafta bu konuda açıklama yapmamış. Özellikle fizik ve kondisyon yüklemede kendini çok geliştiren Koch, sadece söyleneni yerine getiren bir görev anlayışını benimsemiş.

Daum’un en meşhur sözleri:

Dortmund oyuncuları değişikliklerde bile ayakları takılsa taraftarlar faul diye bağırıyor. Bu Dortmund kulübü için harika bir şey…
Bayern’de temizlikçi kadın bile en az 10 kez şampiyon olmuştur…
Alman Federasyonu’nun kurallarında Bayern şampiyon olacak diye yazılı bir madde mi var?...
(Leverkusenli Ulf Kirsten’in orta parmağını göstermesi üzerine) O sadece bir dakika içinde oyundan çıkmak istediğini belirtti…
(Yardımcı hakemin üzerine yürümesi üzerine) Oyuna dışarıdan müdahale etmek istedim. Ancak yardımcı hakem benim çok önemli oyuncu değişiklik isteğimi görmeyince, kendimi tutamadım.
Avusturya futbolu o kadar kötü durumda ki, kulüp başkanları tatile gittiklerinde yanlarında 4 garson getiriyorlar…
Bende futbolcunun hangi milletten yada kan grubundan olduğu değil sadece performans rol oynar…
Bazıları çocuklarını iki lisanlı yetiştiriyor. Ben ise iki ayağını kullanabilecek şekilde…
Yediğimiz gol psikolojik olarak bizim için iyi olmayan bir zamandaydı. Ama o zaman da şu soruyu sormak lazım. Acaba psikolojik olarak iyi olunan zamanda yenen gol var mı…
(Türk gazeteciler için) Yazdıkları yazılara bir de 1001 gece masallarından alıntılar yapıyorlar…

Elano transferinin perde arkasını bir de İngilizler'den duyun!

FIFA lisansı olan ancak futbolcu temsil etmeyen ve Squad olarak yabancı ajans ve kulüplerle çalışan bir arkadaşım geçtiğimiz günlerde gittiği Londra'da Elano ile ilgili bir sohbete katılmış. İşte bana da aktardığı iliginç sohbetten alıntılar.





Bu hafta Londra'da ilginç insanlar ile tanışıp, konuşma fırsatım oldu. 
Hiçbir işte öğrenmenin sonu yok ama futbol kadar kendisini her yönden yenileyen bir dipsiz kuyu olamaz herhalde.
Normal işlerin dışında akşamları uzun uzadıya genel konuları konuştuk. 

Bu arada Galatasaray, Rijkaard ve Elano bahisleri de doğal olarak geçti.
Man City'yi iyi bilen bir üstat Elano'yu, adeta yerin dibine soktu.
Dediğine göre kulübün (Manchester City) Brezilyalı çetesinde çıbanbaşı Elano imiş.
Brezilyalı sayısı az olmasına rağmen etkileri büyük olunca, kulübe zararları da artmış.
Bu nedenle başta Mark HUGHES olmak üzere yönetim Robinho'yu getirirken takımdaki Brezilyalılar'ı bir çekim faktörü olarak kullanıp, transfer arkasında hemen boşaltmaya gitmişler. 





Elano'nun transferini ise bir pazarlama komedisi olarak anlattı.
Sahneye koyan da 4 menajerlik firması.
Önce bir tanesi elinde, ismi olan bir futbolcu transferi yapmaya çok hevesli bir 'sazan' olduğunu söyleyip, Manchester City'ye yakın bir başka firmaya takımdaki bazı oyuncuların durumunu sormuş.
Gayrıresmi olarak kısa listeyi ve tahmini fiyat talebini aldıktan sonra sun-i fiyat yaratmak için İtalya'da ortak çalıştıkları firmaya Elano'yu büyük kulüplere bonservissiz teklif etmelerini söylemişler.
Yapılan teklif ile 4 kulüp ilgilenmemiş. Sadece Inter "Bakalım belki" cevabını verince bu sefer Elano'nun ve bazı İngiliz gazetecilerin kulaklarına karsuyu kaçırılmış.
Akabinde hemen 'sazan' yöneticiye "Aman Inter istiyor acele edin" diye geri dönmüşler.
Sonrası malum.

Üstat ilginç bir laf etti. "Adam gibi oynasaydı belki kahrı çekilirdi ama sadece çok az sayıda maçta düzgün futbol oynadı. Onlar da nedense hep Brezilya milli takımında oynarken oldu"

Bir gün bizim futbol camiası da isme bakmadan performansa göre transfer yapmayı öğrenecek ama çok geç olacak.





21 Kasım 2009 Cumartesi

Der Bomber der Nation!



Bundan yaklaşık 4 yıl önce 3 kasım 2005’de Alman futbolunun efsane ismi Gerd Müller 60. yaşını kutladığında hayranı olduğum bu futbolcu için bir yazı yazmıştım. O yazı onun yaşam hikayesi ve kariyerini konu almıştı. İşte o efsane futbolcu ile yazın Yunanistan’da karşılaştım ve onunla aynı ortamda 1 hafta geçirdim. Kendisi ile uzun sohbetler yaptım. Çok mütevazı hayranlarının resim çektirme isteklerini kırmayan, onlarla sıkılmadan sohbet edip sorularını cevaplayan, esprili, tertemiz bir insan Gerd Müller. Her gün tenis oynuyor, saunaya giriyor ve tabi zorlamasa da futbol oynamadan da yapamıyor. 
Halen Bayern Münih 2. takımı yardımcı antrenörlüğünü yapan Gerd Müller röportaj teklifimi kırmadı ve aşağıda okuyacağınız sorularıma tüm açıklığı ile yanıtlar verdi.




GERD MÜLLER: TÜRK MİLLİ TAKIMININ İYİ BİR GOLCÜSÜ YOK


Hüseyin Özkök: Sevgili Gerd ilk önce söylemek isterim ki seninle bu röportajı yapmak benim için çok büyük bir onur bunun için sana çok teşekkür ederim.
Gerd Müller: Ben de teşekkür ederim.

HÖ: Sana bu konuşmamızda kariyerin, Alman, dünya ve Türk futbolu ile ilgili sorular sormak istiyorum. İlk sorum şu. Futbola nasıl ve nerede başladın ve futbolcu olmayı tercih etmendeki ana neden neydi?
GM: Futbola başlamanın otomatik olarak sadece bir nedeni vardı, bu da o zaman yaşadığımız yerde toptan başka oynayacak hiçbir şeyimizin olmamasıydı. Futbolu okul takımında oynamaya başladık sonra da şehrin takımında oynamaya devam ettik.

HÖ: Peki futbola başlar başlamaz hemen golcü olarak mı oynamaya başladın? Çünkü bildiğin gibi bir çok futbolcunun değişik yerlerde oynadıktan sonra ünlü oldukları pozisyona geçmesinin örnekleri vardır.
GM: Evet kesinlikle hem okul takımında hem de daha sonra şehrimizin takımında golcü olarak oynadım ve takımların gollerinin çoğunu da ben attım.

HÖ: Burada aldığım notlarda var,  TSV Nördlingen genç takımında oynarken takımın attığı 204 golün 180 tanesini sen atmışsın.
GM: Tabi bunu öyle görmemek lazım. Biz şehir takımı idik oynadığımız takımlar ise zayıf köy takımları idi ve maçlar 15-0 falan gibi sonuçlarla biterdi ve gollerin çoğunu da ben atardım. Bu nedenle bunu fazla abartmamak gerekir.

HÖ: Bayern Münih kulübü seni nasıl fark etti? Seni ilk keşfeden kim oldu?
GM: Beni keşfeden kişi aslında bir kuafördür. Kendisi Bayern Münih üyesi idi ve Bayern eyaletinin bir çok yerinde 20 adet dükkanı vardı. Kendisi Bayern Münih yöneticilerine gitmiş adı Gerd Müller mi ne bir çocuk var işinize yarayabilir onu bir izleyin demiş.

HÖ: Yani bir kuaför seni bizlere kazandırdı?
GM: Evet öyle oldu (Gülerek)

HÖ: Yine aldığım notlara göre 1860 Münih de seni istiyormuş ama Bayern daha hızlı davranmış, doğru mu?
GM:  Evet onlar da istedi ama orası tam olarak öyle değil.

HÖ: Yani Bayern Münih gitmek istediğin kulüp müydü?
GM: Hayır o da değildi ben aslında Nürnberg’de oynamak istiyordum. Zaten 1860’a gitmezdim. Bayern Münih o sıralar 2. ligde oynuyordu. 1860 ise 1. ligde idi ve çok önemli milli futbolcuları vardı. Oynama şansım olmazdı.

HÖ: Peki Bayern Münih forması ile ilk golünü kime attın?
GM: Freiburg ile oynadığımız lig maçıydı. Üç gol birden attım. Ancak o zamana kadar teknik direktör Çaykovkski beni oynatmıyordu. Fakat o zamanki başkanımız Neudecker Çaykovkski’ye Müller’i oynatmazsanız artık maçlara gelmeyeceğim dedi, bunun üzerine takıma girdim ve 9-2 kazandığımız maçta üç golü ben attım ondan sonra da takımın değişmez oyuncusu oldum.

HÖ: Sen ve birlikte oynadığın arkadaşları hem Bayern Münih’de hem de Alman Milli Takımı’nda tarih yazdınız. Bu dönemi nasıl anlatırsın, Bayern ve Milli Takım kariyerin nasıldı senin için?
GM: Harika zamanlardı. Bayern’e ilk geldiğim yıl o kadar parlak değildi. Ancak ondan sonra her şey çok hızlı ve güzel gelişti. Hatta ilk milli maçımı da İstanbul’da Türkiye’ye karşı oynadım. 18-19 yaşımda falandım adını hatırlayamadığım bir kalecinin (Turgay Şeren) veda maçına gelmiştik ve bu benim ilk milli maçımdı. O maçı 2-0 kazandık, ama ben gol atamadım.



HÖ: İlk milli golün kime karşı oldu?
GM: Arnavutluk’a karşı attım ilk golümü.

HÖ: Bir golcü olarak bence bugün hala hiçbir golcüde olmayan sezgilerin vardı. Bunun nasıl tanımlıyorsun?
GM: Sezgiyi kendin yaratamazsın ama yine de bazı şeyleri hesaplayabilirsin. Takım arkadaşın kaleye şut çektiğinde kalecinin topu elinden kaçırabileceğini hesaplayabilirsin, oraya gittiğinde kaçırdığı anda da golü yaparsın. Ben bu hesaplamaları da yapan bir golcüydüm.

HÖ:  Gerd, sen aslında ceza sahası oyuncusu olmana ve uzaktan pek golün olmamasına rağmen seni dünya “der Bomber der Nation”  (Milletin Bombacısı) olarak tanıdı. Bu adı sana kim taktı?
GM: Bunu adı bana takan Bild gazetesi oldu. Benim uzaktan, 20-25 metreden, 3-4 golüm de vardır ama benim yerim hep ceza sahası içiydi.

HÖ: herhalde kaleleri bombalarcasına golle doldurduğun için takmışlardır
GM: Evet öyle oldu sanırım (Gülümsüyor)

HÖ: Benim kanımca eğer sen özelliklerinle bugün oynamış olsaydın eskisinden çok daha fazla gol atardın. Çünkü o zaman futbol daha yavaş oynanıyordu (Burada araya giriyor)
GM: Yok yavaş dememek lazım. Şu an futbol tek hat üzerindeki defanslarla oynanıyor. Golcülerin gol şansları çok daha fazla. Bizim zamanımızda çakılı libero ve adam adama oynayan stoperler vardı ve bekler de ileri çıkmazdı yani gol atmak çok daha zordu.

HÖ: Şimdi oynasan çok daha fazla atacağını düşünüyor musun?
GM: Kesinlikle sezonda 70 gol atardım. (Tüm maçları kastederek)

HÖ: Buna ben de inanıyorum kesinlikle. Peki bugünkü futbolda para çok büyük rol oynuyor. Buna ne diyorsun?
GM: Kesinlikle, her şey para ile ölçülüyor, forma aşkı ikinci plana düştü.

HÖ: Senin için Bayern Münih ne kadar ödemişti kulübüne?
GM: Ben 5000 Mark’a transfer olmuştum ve o para bizim kulübümüz için çok iyi paraydı.

HÖ: Peki bugünkü çılgın ücretlere ne diyorsun? Senin klasında golcü yok futbolda ama buna rağmen çok büyük paralar kazanıyorlar.
GM: Evet öyle ama zaman da artık değişti. Bunun yanında parası olan kulüpler daha iyi olabilmek için bu paraları gözden çıkarıyorlar buna karşın parası olmayanlar ise daha aşağı düşüyorlar.

HÖ: (Gülerek) Bugün oynasan Real Madrid senin için ne kadar parayı gözden çıkarırdı?
GM: (Cevap vermiyor ve gülüyor)

HÖ: Ne dersin 100 Milyon Euro?
GM: Belki (yine gülerek)

HÖ: Neden yıldız sayısı gün geçtikçe azalıyor?
GM: Neden biliyor musun, çünkü artık sokakta yetişen futbolcu kalmadı. Şimdiki çocuklar evde oturup bilgisayar başında oyun oynamaktan başka bir şey düşünmüyorlar. Bizim gibi sadece topla oynamak isteyen çok az. Biz ise toptan başka oynayacak şey bulamazdık. Bunun yanında eskiden topsuz idman diye bir kavram yoktu biz idmanların neredeyse tamamını topla yapardık. Mesela Zebec 10 dakika ısındırır hemen topu verirdi. Lattek’de ise 1 saat koşar sonra topla idmana devam ederdik.

1974 DÜNYA KUPASI 2006'DAN ÇOK DAHA İYİ İDİ

HÖ: Almanya’da yapılan Dünya Kupası senin açından nasıldı? Sen futbolcu olarak 1974 Dünya Kupası’nı Almanya’da yaşadın ve bu turnuvada kupayı getiren golü attın. Aradaki farklar nelerdi?
GM: Maçlar o derece çekici değildi. Hava tüm turnuva boyunca harika idi. Stat içleri ve dışlarında atmosfer tek kelime ile muhteşemdi. Grup maçları fena değildi ama eleme maçları çok taktiksel oynandı. Hakemler kötü idi. Kupadaki tüm takımlar da eskilere nazaran o kadar iyi değillerdi.

HÖ: Yani 1974 Dünya Kupası’nda futbol daha mı güzeldi?
GM: Evet kesinlikle

HÖ: 1974 finalinde attığın golü anlatır mısın?
GM: Çok zor bir goldü o aslında. Pas oldukça sert geldi ve ayağımdan açıldı. Daha fazla açılmadan çok seri dönüp vurmaktan başka seçeneğim yoktu ben de bunu yaptım, defans ve kaleci bunu beklemedikleri için gol oldu.

HÖ: 2002 Dünya Kupası’nda Almanya ikinci oldu. 2006’da ise üçüncü olmasına rağmen takım 2002’den daha çok destek gördü. Bunun nedeni neydi sence?
GM: İkisini de bir yana bırakırsak gelmiş geçmiş en iyi Alman Milli Takımı 1970 Dünya Kupası’nda oynayan takımdı. Bugünkü takımdan bence o takımda sadece 2 kişi falan oynayabilir. 2006 takımında ise ekip ruhunun ön plana çıkması Alman halkından ilgi gördü.

HÖ: Peki Alman takımları Avrupa Kupaları’nda geçmiş başarılara artık neden ulaşamıyorlar?
GM: Çünkü takımlar eskisi kadar iyi değiller. İşte bizim Bayern Münih. Şampiyonlar Ligi’ne güçleri yetmiyor.

HÖ: Bayern Münih alışılmışın dışında büyük transferler yapıyor. Bu yeni takımın en azından şampiyon  olabileceğini düşünüyor musun?
GM: Olmalarını tabii ki umuyorum. Ama bence hiç kolay olmayacak.

HÖ: Franz Beckenbauer, ki senin 12 yıl aynı odayı paylaştığın kader arkadaşın, bir demecinde elde ettiğimiz tüm başarıları Gerd Müller’e borçluyuz, dedi. Onun bu görüşüne ne diyorsun?
GM: (Gülerek) Franz gibi biri bunu söylüyorsa eğer harika bir şey. Bir bildiği vardır mutlaka.

HÖ: Bir kulübün eski futbolcuları tarafından yönetilmesi olayına nasıl bakıyorsun. Örneğin Bayern’de kulübü eski futbolcular yönetiyor. Ben bunun bir kulüp için büyük avantaj olduğunu düşünüyorum.
GM: Evet işlerlini çok iyi yapıyorlar. Ama bu her zaman iyi de gitmeyebilir. Bence bazı pozisyonlarda eski futbolcular mutlaka yararlı olabilirler ama kulüpler artık birer şirket bu nedenle profesyoneller de kulüplerde olmalı. Biz Bayern’de bir aile gibi olduğumuz için işler tabii iyi yürüyor.

HÖ: Türkiye Dünya Kupası’na büyük olasılıkla katılamayacak Bu konuda ne düşünüyorsun?
GM: Söyleyeceğim tek şey Türkler’in Dünya Kupası’na katılamama nedenini tamamen kendilerinde araması gerektiğidir.

HÖ: Türkiye 2010’da olsaydı organizasyon açısından da güzel olmaz mıydı?
GM: Kesinlikle, Türk’ler genelde iyi takıma sahipler. Ancak Türk takımında gerçek anlamda bir golcü eksikliği var.

HÖ: Senin gibi bir golcü mü?
GM: (gülerek) Hayır onu demek istemiyorum, örneğin Klose Dünya Kupası’nda iyi idi golleri attı, ama kötü olunca da atamıyor. Türkiye’nin de şu an iyi bir golcüsü yok gibi gözüküyor.

HÖ: Senden sonra en beğendiğin golcüler günümüze kadar kimlerdi sence?
GM: Benden hemen sonra Klaus Fischer vardı. Ondan sonra da çeşitli dönemlerde iyi golcüler oldu. Örneğin Rossi, van Basten, Ronaldo.

HÖ: İngiliz golcü aklına gelmiyor mu?
GM: (Gülerek) İngiliz’lerde santrfor çıkmaz pek. Ama onların da diğer mevkilerde çok iyi oyuncuları var.

HÖ: Türk futboluna tekrar dönersek, Bundesliga’da oynayan Türk futbolcuları ve gelişimlerini nasıl buluyorsun.
GM: Bence hepsi çok yetenekli ve başarılı

HÖ: En beğendiğin oyuncu?
GM: Yıldıray Baştürk bence en iyisi, müthiş bir oyun zekası var, çok hızlı, oyunu çok iyi yönlendirebiliyor ve gol atabiliyor.

HÖ: Bazı genç Türk oyuncular Alman Milli Takımı’nı tercih ediyorlar. Bunun nedeni sence ne olabilir?
GM: Eğer Türkiye’den ilgi görmüyorlarsa bu tercihleri normaldir. Çünkü Almanya onların ikinci vatanı. Almanya eskisi kadar iyi oyuncu çıkaramadığı için de bu tip Almanya’da yetişen oyunculara yönelip onları futbola kazandırmaya çalışıyor. Örneğin, Kolose, Podolski Polonyalı, Kuranyi Brezilya asıllı, Asamoah Gana asıllı. Bunlar en çarpıcı örnekler. Almanya gibi dünya futbolunda önemli bir yeri olan ülkenin takımında oynamak da onlara cazip geliyor. Çok normal.

HÖ: Kariyerinin en güzel golü hangisi sence?
GM: 1970 Dünya Kupası’nda İngiltere’ye attığım gol en güzeli idi. Sağdan gelen ortaya havada adeta asılı kalırcasına yarım röveşata yaptım ve gol oldu.

HÖ: Gerd son sorum şu? Dünya futbolu nereye gidiyor? Bir çok iş adamı takım satın alıyorlar, bunun sonu nereye varacak?
GM: Bu işe fazla kafayı takmamak lazım. Sen ben nasıl olsa bunu değiştiremeyiz bırakalım ne yaparlarsa yapsınlar. Biz keyif almaya bakalım.

HÖ: Sevgili Gerd bu güzel sohbet için sana çok teşekkür ediyorum.
GM: Rica ederim.



Sayılarla Gerd Müller
Milli Takım ile Avrupa ve Dünya şampiyonluğu.
Bayern Münih ile 4 lig ve 4 kupa şampiyonluğu 3 Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonluğu. 427 lig maçında 365 gol (rekor).
64 kupa maçında 79 gol.
62 milli maçta 68 gol.
74 Avrupa Kupası maçında 66 gol.
1970 Meksika Dünya Kupası’n da 10 golle gol kralı.
Bundesliga’da 7 kez gol kralı.



20 Kasım 2009 Cuma

Philipp Lahm adlı insan!



O, ilk kez Bayern Münih'ten Stuttgart'a kiralandığında dikkatimi çekmişti. Zayıf, 1.70 boyunda, sarışın, ufak tefek görünümlü bir futbolcuydu. Bir kaç maçını izledikten sonra Philipp Lahm adlı bu futbolcuda iş olduğunu hemen anlamıştım. Daha yakından izlemeye başladım. Sahadaki başarılı futbolunun yanı sıra davranışları da profesyonelce ve bir sporcuya yakışır şekilde idi. Stuttgart'ta 2 yıl başarılı şekilde futbol oynadıktan sonra Bayern Münih'e geri döndü ve takımın değişmez futbolcusu olurken Alman Milli Takımı'nda da sürekli yer almaya başladı. Performansı 2006 Dünya Kupası'nda doruğa çıktı.

Sonra, günün birinde bir yerlerde gözüme Philipp Lahm Vakfı adı takıldı. Hemen araştırdım ve çok çabuk sonuca  ulaştım. Philipp Lahm, Almanya ve özellikle de Afrika'daki yardıma muhtaç çocuklar için bir vakıf kurmuştu. Vakfın internet sitesine girdim ve Lahm'ın şu giriş cümleleri ile karşılaştım.

Güney Afrka'nın şehirlerinde sarsılmış bir şekilde gezerken, orada yaşayan insanlara hem kişisel olarak yardım etmemin, hem de başkalarına yardım imkanı verecek bir platform sunmanın gerekliliğini gördüm. Bunun akabinde hem Almanya'da hem de özellikle Afrika kıtasında yardıma muhtaç çocuk ve gençlere hem spor hem de eğitim alanında yardım görmelerini sağlamayı kendime bir görev edindim.

Altındaki not kısmında da şunları söylüyordu, başarılı futbolcu.


Eğer benim 'Yaşamımın Projesini' gerçekleştirmemde bana yardımcı olursanız beni çok sevindirirsiniz. Bağışlarınızı diliyoruz. Hepsi gerekli yerlere ulaşmakta olup, havale masrafları tarafımdan karşılanmaktadır.

İşte bunları yazmış Philipp Lahm. İnternet sayfasına  girerseniz eğer, çocuklara yardım projeleri hakkında tüm bilgileri bulabilirsiniz. İngilizce olarak da yayınlanan sayfa kapsama alanını da genişletiyor.

Böyle bir insana saygı duyulmaz mı sizce? Bu kadar başarılı ve çok para kazanan bir sporcunun böyle bir sosyal sorumluluk hissetmesi ve futbol dışındaki zamanının büyük bir bölümünü bu işe adaması büyük saygıyı hak etmiyor mu?

Ben Philipp Lahm'a çok büyük saygı duyuyorum. O artık benim sadece beğendiğim bir futbolcu değil, aynı zamanda benim için çok önemli de bir İNSAN her şeyden önce.


www.philipp-lahm-stiftung.de

Avusturya'da meşale kanunu!


Avusturya her ne kadar futbolda eski günlerini mumla arasa da tribünlerde ateşli taraftarlar her zaman yerini almıştır. Özellikle Rapid'in Ultra taraftar grubu dünyanın sayılı taraftar gruplarındandır. Rapid Ultra'larının en büyük özelliklerinin başında her maçta değişik bir tribün şovu yapmaları gelir.
Meşale de Avusturya'da tribünlerde çok kullanılan bir şov aracıdır. Taraftarların yaptığı şovların ayrılmaz bir parçasıdır meşaleler. Bu meşaleleri şovlarının ayrılmaz bir parçası olarak gören Avusturyalı taraftarlar bugünlerde isyan halinde. Bun isyanın nedeni ise, hükümet partilerinin parlamentoda aldığı ve kanunlaşan bir kararla, bundan böyle spor yapılan alanlarda meşale ve benzeri şov amaçlı ateşli maddelerin kullanılmasının kanunen yasaklanması. Buna uymayanları artık binlerce euroyu bulan ağır para cezaları bekliyor.
Bu kanunun çıkması başta Rapid'in Ultra taraftar grubu olmak üzere Avusturya'daki tüm taraftar gruplarını ayağa kaldırdı. Maçlardan önce protesto gösterileri düzenleyen bir çok kulüp taraftarlarının bu dirençleri kanunun çıkmasına engel olamadı. Ancak yapılan ufak bir değişiklikle şimdilik izin dahilinde yer göstererek bu tür şovlara müsamaha gösteriliyor.
Kanunun çıkmasına öncülük eden kadın içişleri bakanı Maria Fekter, ateşli maddeler yüzünden geçmişte bir çok kazanın yaşandığını ve 2000 dereceyi bulan sıcaklıktaki bu meşalelerin büyük tehlike arz ettiğini söyleyerek kanunu savundu.
Muhalefet ise bu yasaya karşı çıkarak, hükümeti insanları suçlu yerine koymakla itham etti.
Avusturya'da ligler kısa süre sonra uzun bir tatile girecek. Ligin 2. yarısında bu neler yaşanacağı ve tribünlerin bu yasağa ne derece riayet edecekleri şimdiden merak konusu.

19 Kasım 2009 Perşembe

Galatasaray Türkiye'dir dediler, Türkiye'nin durumunu çok güzel özetlediler!


Galatasaray. Türkiye'nin Batı'ya açılan penceresi. Bu laf artık sadece anılarda kalan hoş bir seda. Oysa Galatasaray şimdilerde Türkiye'nin tam orta göbeğine açılan bir pencere.Türkiye'nin hali çok iyiymiş, her şey adil ve dürüstçe yapılıyormuş gibi Galatasaray Türkiye'dir dediler, basketbol sahtekarlığı ile çok güzel kanıtladılar. Yolsuzlukların, üç kağıdın, sahtekarlığın hüküm sürdüğü ülkemizde, Galatasaray Türkiye'dir diyen yöneticilerden başka ne beklemeliydik ki? . Türkye'nin portresi ancak bu kadar güzel ifade edilirdi. İçleri rahattır herhalde artık.

Güzelim kulübün karikatürlerle dalga konusu haline getiren gelmiş geçmiş tüm yöneticileri Galatasaray Camiası'na havale etmekten başka elden ne gelir ki?

İrlanda belki de 4 hakem uygulamasının son kurbanı!

Bu yıl düzenlenmeye başlayan Avrupa Ligi'nde UEFA, hepimizin bildiği gibi kale çizgisinin gerisinde görev yapacak 2 hakeme daha maçlarda görev vermeye başladı. Ancak bu zamana kadar oynanan maçlarda bu uygulamanın  bir avantajının olup olmadığı henüz anlaşılamadı. Oysa, bu uygulama FIFA tarafından da yapılsaydı bugün belki 2010 Dünya Kupası'na Fransa'nın yerine İrlanda gidecekti.
Thiery Henry'nin elle düzelterek yaptığı asist, tam da bu çizgi gerisi hakeminin burnunun dibinde gerçekleşmiş olacak ve gol iptal edilecekti. Fakat bu adil olmayan gol UEFA'nın bu uygulamasının bütün dünyada uygulanması için bir kilometre taşı olabilir. UEFA sezon sonunda bu uygulamayı değerlendirirken mutlaka Henry'i aklına getirecektir. İrlanda en azından bu gelişmeye bulunacağı katkı ile teselli bulabilir...

18 Kasım 2009 Çarşamba

Neden sana yardım edemedik?

Fildişi Sahili karşılaşması için bir araya gelen Almanya Milli Takımı oyuncuları, intihar sonrası hayatını kaybeden takım arkadaşları Robert Enke için ortak bir mektup yayınladılar. Mektubun tam metni şöyle:




Sevgili Robert,
Bu akşam  senin en çok sevdiğin şey olan ayakkabıları giyip sahaya çıkarak çimlerin üzerinde 90 dakika mücadele etmek hiç de kolay olmayacak. Ölümüne hala inanamıyoruz. Çünkü, ölümün bizi sözsüz, çaresiz bıraktı ve ne yapacağını bilmez duruma soktu. O korkunç haberi aldığımızda adeta felç olduk. Üzüntümüzü söze dökecek kelimeleri bulamadık. Hemen ardından futbol oynayacak durumda değildik. Günlük yaşamımıza adapte olamadık. Hepimizin bu olayı sakin bir şekilde idrak edebilmek için zaman ihtiyacı vardı. Ama belki de bu durumu asla tam anlamı ile idrak edemeyeceğiz.
Uzun süre birlikte oturarak senin düşündük. Birlikte sessiz kaldık, birlikte ağladık ve birlikte cevaplar aradık. Ancak karşılaştığımız sadece sorular oldu. Bizi meşgul eden bitmez sorular.
Neden sana yardım edemedik. Neden bize problemlerini anlatamadın ve anlatmak istemedin?
Neden sporda ve toplumda hastalıkları paylaşmak bu kadar zor.
Bu olayın ardından sen bizimle iken çok yalnız ve kimsesiz olduğunu düşünmek, hayatta bir maçtan çok daha fazlasını kaybedebileceğin korkusunu yaşadığını bilmek, senin hayatta hepimizden çok daha fazla şeyin derdinde olduğunu anlamış olmak öylesine acı verici ki.
Ölümün ise öylesine anlamsız ki.
Ancak şunu bil ki, biz yine her zamanki gibi iyi futbol oynayıp başarılı olma uğraşında olacağız. Ancak futbolda ön yargıya ve ayrımcılığa yer olmadığını da göstermek için elimizden geleni yapacağız.
Senin yokluğunu, stadyum yolunda, soyunma odasında, ceza sahasında hissedeceğiz. Çünkü sen alışılmışın dışında bir kaleci idin. Bundan daha fazlası, çok değerli bir insandın.
Bugün Almanya için oynayacağız. Almanlar için oynayacağız. Ama her şeyden önce senin için oynayacağız. Bizi her zamankinden çok daha fazla yakınlaştıran arkadaşımız için oynayacağız.
Biz bir takımız. Ve sen bu takımın her zaman bir parçası olarak kalacaksın.


Fenerbahçeli futbolcunun sahadaki ölümü!

Adı Ayhan A. idi. Almanya'daki milyonlarca gurbetçiden biriydi. Karısını, çocuklarını ve futbolu seviyordu. Oynadığı takım ise Berlin Mahalli Ligi'nde (Kreisliga) mücadele eden Fenerbahçe Berlin'di. Hafta sonu takımının karşılaşması vardı. Dakikalar 60'ı gösterirken durum 0-0'dı. O sırada bir ikili mücadeleye girdi.


Ve o anda yere yığıldı. Takımın bir hastanede hastabakıcı olarak çalışan kalecisi Wetter, hemen yardımına koştu. Durumu hemen kavrayan kaleci arkadaşının kalp krizi geçirdiğini gördü. Wetter, o anda ilk yardıma başladı. Ambulans gelene kadar geçen sürede kalp masajı ve suni tenefüs ile elinden geleni yapmaya çalıştı. Daha sonra gelen ilk yardım doktoru ile birlikte verilen uğraş, Ayhan'ı kendine getirir gibi oldu. Tepki vermeye başladı ve kustu. Fakat 1 dakika sonra vücudu yine hareketsiz kaldı. Elektroşok dahil yapılan tüm müdahalelelere bir daha cevap vermeyerek arkadaşlarının gözü önünde yaşama bir futbol sahasında, Fenerbahçe forması ile veda etti. Geride her zaman olduğu gibi gözü yaşlı insanlar bırakarak...